Mesajiniz için tesekkürler!
Sizinle en kisa sürede iletisime geçecegiz.Form başarıyla gönderildi.
HATA: Tekrar deneyiniz.
Gönderiliyor
Siemens'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.
Size kesintisiz hizmet vermek ve güncel aktivitelerimizden sizi haberdar etmek için lütfen aşağıda yer alan formu doldurunuz.*
gönderiliyor...
Bilgileriniz alınmıştır. İlginiz için teşekkürler.
Kapatİçerik Önizlemesi
Skip over Site Identifier and Site Explorer
İstanbul 2023
İstanbul'da 2023 yılında neler değişmiş olacak? İstanbul çöküşün eşiğinde bir mega şehir mi, yoksa sakinlerine etkin bir altyapı sunan sürdürülebilir ve modern bir şehir mi olacak? Gelin İstanbul'un geleceğini birlikte hayal edelim. İstanbul'un geleceğini hayal ederken bazen çok cesur davranabilir, bazen de yeterince cesur olamayabiliriz. Şehrin yaşayacağı değişimin boyutunu doğru tahmin edemeyebilir veya değişimin yaşanacağı alan konusunda yanlış değerlendirmeler yapabiliriz. Ama unutmamak gerek: Bu sadece bir hayal. Hayaller, bize esin kaynağı oluşturmak ve ilerleyecek cesareti vermek için vardır. Yapmamız gerektiğini bildiğimiz değişiklikler konusunda bizlere cesaret verir ve doğrudan kontrol edemediğimiz değişikliklere kendimizi hazırlamamızı sağlarlar. Gerçek ne olursa olsun, bizler İstanbul'un geleceğini daha yeşil ve daha sürdürülebilir hale getirmeye kararlıyız. İstanbul, kuşkusuz dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri. Bu muhteşem şehir, ileride de yaşanabilir bir şehir olmak zorunda ve olabilecek durumda. 1923 yılında doğmuş iki hanımefendiyi konu alan bu kurgusal öykü, sizlere 2023 yılının İstanbul'undan bir kesit sunuyor.
Geleceğe hoş geldiniz.
The player will show in this paragraph
Görme yeteneğini yıllar önce kaybetmiş olmasaydı, Feride şimdi koca bir tarla dolusu laleyi görebilecekti. Gerçekten, o ne muhteşem bir manzaraydı! Asya tarafında, Boğaz'ın tepelerinde oturduğu kafeden Boğaziçi Köprüsü'nün yakınlarındaki yeni köprü büsbütün görülebiliyordu. Köprü kısa süre önce tamamlanmış, 2023 yılındaki Cumhuriyet'in 100. yılı kutlamalarına yetişmişti. Feride ağzına bir parça baklava attı. Doktorunun uyguladığı sıkı diyet yüzünden Feride'nin arkadaşı Elif baklava yemeyi reddetti (yine de çatalıyla topladığı kırıntıları bir çırpıda yutuverdi. Belki birkaç kırıntı daha yürütecekti tabaktan, ama yiyip yiyebileceği bu kadardı). Masadaki tatlıların çoğunu, tabaktaki son dilim de dahil olmak üzere, Feride'nin torununun çocuğu Emir yemişti. Feride'den tam 87 yaş küçük olan bu minik tatlı canavarı, henüz ağzındakini bitirmeden, "Başka var mı?" diye tatlı peşinde dolanıyordu.
Emir için yeni köprü öylesine doğal bir şeydi ki, sanki hep oradaydı. Son zamanlarda Emir'in ve okul arkadaşlarının popüler buluşma mek¢nı haline gelmişti bu köprü. Peyzaj mimarları yeni köprünün üst kısmını büyük bir itinayla tasarlamıştı. Üst kısımdan sadece yayalar, bisikletliler ve atlı polisler geçebiliyordu. Köprünün üzerindeki ağaçlar güneşten kaçanların sığınabileceği gölgelik alanlar yaratıyordu ve Türkiye için özel olan bu yılın anısına, köprünün üzerine baştan başa lale ekilmişti. Mayıs ayının gelişiyle laleler de açmaya başlamıştı. Aşağıda, köprünün ikinci katında hızlı trenler vızır vızır işliyor, yalnız köprünün tam ortasındaki durakta duruyorlardı. Durakta inenler çevredeki dükk¢nlara, kafelere ve çocuk parklarına kolayca ulaşabiliyordu. Köprünün en alt katı, günün her saati köprüden hızla geçen elektrikli motorsikletler dahil, her türlü elektrikli araca açık bir yoldan ibaretti. Trafik sıkışıklığı denen şey daha çok Boğaziçi Köprüsü'nde yaşanıyordu.
"Bu köprünün bir gün yapılabileceğini hayal bile edemezdim. Özellikle de on yıl önce bu köprünün yapımına ilişkin planlar ilk kez tartışılmaya başladığında o kadar inanılmaz gelmişti ki," dedi Feride çayından bir yudum alarak. "Sonra, yıl 2013'tü sanırım, değil mi? Bütün tartışma, yeni köprüde benzinli araç geçişine izin verilip verilmeyeceğine odaklanmıştı."
Yeni köprüde benzinli araçları yasaklama kararı, o dönemde pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Ama yeni köprüdeki ve İstanbul'un pek çok merkezindeki (hem Avrupa hem Asya yakasında) geniş alanlarda uygulanan yasağa rağmen, benzinli araçlar h¢l¢ İstanbul'un en büyük sorunu olarak görülüyordu. Çoğu zaman Boğaziçi Köprüsü'nün sonu gelmez trafik kargaşasında tıkanıp kalıyorlardı. Tıpkı 15 yıl önce olduğu gibi. Eski model benzin tüketen araçlarla seyahat edenlere verilen ağır para cezaları, trafik sıkışıklığına bir derece çözüm olabildiyse de, gerçek değişiklik, sürücüleri araçlarını geniş demiryolu ağının duraklarından birinin yakınlarına park etmeye yönlendiren modern trafik yönetiminin ve daha fazla tren ve raylı sistemin devreye girmesiyle yaşandı. Raylı sistem, mevcut yer üstü hatlarda yapılan iyileştirmeler de dahil olmak üzere, son derece hızlı bir şekilde genişletildi ve eklenen yeni yeraltı hatlarıyla birlikte toplamda 618 kilometre uzunluğa ulaştı. Bugünlerde Bakırköy'den Emirgan'a yolculuk sadece 25 dakika sürüyordu. Feride, 90 yıl önce Ermeni okul arkadaşını ziyarete giderken aynı yolu yarım günde katederdi. Zaman o günlerde sınırlı bir kaynak gibi görünmezdi Feride'nin gözüne, iki kız saatlerce çiçeklerden taç yaparlar, sonra da o tacı Boğaz'ın serin sularına bırakır ve bu çiçekten halkanın Marmara'ya doğru yolculuk etmesini izlerlerdi.
Şimdi Emir'i ne trenler ne de çiçekler cezbediyordu. Emir'in tutkusu arabalardı. En çok da yerel yarış pistinde benzinli araçların yerini alan hızlı elektrikli arabalar. Büyük büyük annesi ve büyük büyük annesinin arkadaşı "o eski zamanlar" sohbetine başlayınca (yeni baklava siparişlerinin de henüz masaya ulaşmadığını göz önünde bulundurarak) Emir "mobil ders kitabını" çıkardı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu cihaz Emir'in şimdiye kadar sahip olduğu en kullanışlı eğlence aracıydı. Cihaz eğlence amaçlı kullanılsa da, Emir onun için "mobil ders kitabı" teriminin kullanılmasını daha uygun görüyordu. Böylelikle Afrika'daki bazı arkadaşlarıyla çevrimiçi oyunlar oynarken ev ödevini yapıyormuş izlenimi verebiliyordu. Ne güzel günlerdi Afrika'da annesi ve babasıyla geçirdiği o iki yıl! Fas'ta bir rüzg¢r santrali inşasında görev alan annesinin sözleşmesi birkaç ay önce bitip de Türkiye'ye dönerlerken az ağlamamıştı. Neyse ki mobil iletişim, başka bir kıtadaki arkadaşlarıyla irtibatını kaybetmemesini sağlıyordu. Aslında döndüğünden bu yana yaklaşık 20 milyonluk bu mega şehirde yaşıyor olmaktan mutluydu, şehriyle gurur duyuyordu. Yaşamaktan mutlu olunmayacak ve gurur duyulmayacak bir şehir değildi ki İstanbul!
Türkiye 2017 yılında kurulan "Uluslararası Gelişmiş Ekonomiler Ligi"nin önde gelen üyelerinden biri olmuş, İstanbul da Avrupa ve Orta Doğu'yu bağlayan bir global ticaret merkezi olarak ün kazanmıştı. İstanbul'a bu ünü kazandıran, güçlü büyüme ve çevreci teknoloji başta olmak üzere, yenilikçi sanayiler olmuştu. Feride'nin çocukluğunda İstanbul sokaklarının dört bir yanını çevreleyen "Türkiye'nin kalkınması sonsuz fırsatlar demektir" sloganının doğruluğu kanıtlanmıştı. Emir'in hayali, annesi gibi devasa rüzg¢r türbinleri inşa etmekti. Türbinlerin tepesinde durup, günün her saatinde üzerinde uçakların dolanıp durduğu İstanbul'a bakacaktı. Ne yazık ki, şehrin üç kalabalık havaalanından hiçbirinde iniş için sıra bekleme sorunu bir türlü çözülememişti. Ama en azından, havaalanlarına ulaşım bugünlerde daha az zahmetliydi, hatta 2027'de daha da kolay hale gelecekti. Hızlı trenlerden oluşan bir ring seferi bu üç havaalanını tek bir merkeze bağlayacak ve havaalanları arasında hızlı ulaşıma imk¢n verecekti.
Feride'nin çocukluğuysa bugünlerden çok farklıydı. "1930'larda, tren Avrupa'ya ana ulaşım aracıydı," dedi eski günleri hatırlayan Feride. Bir İtalyan şirketi Atina'dan Brindisi'ye uçuşlar düzenlemeye başlamış, ama sonra bu uçuşlara son vermişti. Daha sonra bir Fransız şirketi Bükreş'ten Orta ve Batı Avrupa'ya uçuşlar düzenlemiş ve Alman şirketi Lufthansa kısa bir süre Berlin'den İstanbul'a uçuşlar gerçekleştirmişti. "Ama o uçak biletlerinden alacak durumumuz yoktu zaten," dedi Feride.
Oturdukları kafeden, İstanbul'un batısındaki, rüzg¢r esintisinin özellikle güçlü olduğu bölgelerde bulunan rüzg¢r türbinleri görülebiliyordu. Türkiye, enerji üretimini eskiden ithal ettiği fosil yakıtlarından yenilenebilir enerji kaynaklarına kaydırarak çeşitlendirmeyi başarmıştı. Artık batıda rüzg¢r, güneyde güneş enerjisini ve ülkenin dağlık bölgesindeki su kaynaklarından ürettiği enerjiyi yurtdışına da satıyordu. Türkiye bu şekilde Desertec girişiminin ayrılmaz bir parçası haline gelebilmişti.
"Emir, yine vaktini bilgisayar oyunlarına mı harcıyorsun?" dedi sert bir ses, hem Emir'in internetteki oyunlarını hem de yaşlı hanımların sohbetini bölerek. Çocuk arkasına dönüp gülümsedi. Emir'in annesi Zeynep, elektrikli arabasını rüzg¢r, güneş ve sudan elde edilen çevreci enerjiyle şarj etmek üzere civardaki garajlardan birine park edip yanlarına gelmişti. Zeynep'in şapkası başından uçtu, Emir de şapkanın peşinden koştu, yakalayıp masaya getirdi. Zeynep'in keyfi yerindeydi. Otomatik pilot, arabayı kullanıp park ederken o da yolda haberleri izlemişti. Haberler iyiydi: Yakın gelecekte Türkiye'de depolama amaçlı pompalı hidrolik santrallerde yeni kapasite oluşturulacak ve bu da Türkiye'nin akıllı elektrik şebekesine dahil edebileceği rüzg¢r enerjisi miktarını artıracaktı. Ne yazık ki yenilenebilir enerji kapasitesi sınırlıydı. Sonuçta hava her zaman güneşli olmayabilir, rüzg¢r da her daim esmeyebilirdi. İşte bu yüzden, tüketimin tepe noktasında olduğu zamanlar için ciddi miktarda depolanmış enerji bulunması gerekliydi. Pompalı depolama santrallerinin kapasitesi ne kadar yüksek olursa, Zeynep'in işvereninin potansiyel rüzg¢r projelerinin sayısı da aynı derecede fazla olurdu.
Doğrusu, yenilenebilir enerji alanındaki rekabet rahatsız edici boyutlara ulaşmaya başlamıştı. Petrol ve benzin fiyatları yıllardır yükselirken, gerçekleştirilen yenilikler yeşil enerji üretiminin maliyetlerini aşağıya çekmişti. Buraya kadar her şey çok güzeldi. Ama şimdi, Türkiye apaçık bir enerji ihracatçısı haline geldiğinden, yurda pek çok yabancı yatırım girmiş, rüzg¢r veya güneş enerjisi üretiminde kullanılabilecek geniş arazilerin fiyatı yükselmişti. Enerji üretimi de eski zamanlardaki merkezine, yani şehrin daha içlerine doğru kaymıştı. Feride o günleri çok iyi hatırlıyordu: "Silahtarağa'daki, kömürle çalışan elektrik santrali ben doğmadan on yıl önce faaliyete girmiş, dün gibi hatırlıyorum oradaki elektrik santralini. Çok uzun zaman önce büyük bir enerji kaynağıydı kömür," dedi hidrolik enerjiye dair bu ümit vaat eden haberlere sevinen torununa. Şimdi müzeye dönüşen ve "Santralistanbul" olarak da adlandırılan Silahtarağa'yı Emir bile biliyordu. Bugün de enerji yine şehrin göbeğinde üretiliyordu: Yeni köprünün yakınlarındaki devasa hidrolik türbinlerde elektrik üretimi için Boğaz'daki su akıntısı kullanılıyordu. Modası geçmiş dizel-elektrikli vapurların yerini alan ve on yılı aşkın bir süre önce piyasaya sunulan yeni elektrikli vapurların bir kısmına elektrik buradan sağlanmaktaydı. Gece olunca vapurların dev aküleri rüzg¢r gücünden üretilen elektrikle şarj oluyordu. Çünkü elektriğin en ucuz olduğu saatler gece saatleriydi. Talebin yüksek olduğu dönemlerde, gemiler sık sık depoladıkları enerji fazlasını satıp buradan gelir elde ediyordu. Türkiye'de son yıllarda evrim geçiren akıllı elektrik şebekesi sistemi, elektrikteki bu küçük alışverişleri özel konutlar için bile mümkün kılıyordu.
Zeynep'in eşi Can, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika'daki şubelerinin genel merkezini İstanbul'un göbeğine taşımış bir Çin bankası olan işvereni için enerji alışverişlerine yönelik IT sistemleri optimizasyonu yapıyor, geçimini bundan sağlıyordu. Çok merkezli bir şehir haline gelen İstanbul'un yeni merkezlerinden birinde, Kurtköy yakınlarındaki yeni faaliyet bölgesinde Londra'daki Canary Wharf adlı iş merkezine benzer etkileyici bir gökdelen grubu inşa edilmişti. Binaların duvarlarındaki ince film fotovoltaik paneller enerji üretirken, şirket genelindeki yeni uygulamaya göre, çalışanların garajda park edilmiş olan arabalarının akülerinin şarjı boşaltılıyor, bu enerjiyle hem çalışanlar hem banka kazanıyordu. Enerji tüketiminin tepe noktasında olduğu saatlerde akülerdeki enerji boşaltılarak akıllı şebekeye yüksek fiyatla enerji sağlanıyor ve arabalarda sadece eve dönüş için gerekli olacak kadar elektrik bırakılıyordu. Uygulamaya katılanlar için k¢rlı bir anlaşmaydı bu. Çünkü geceleri, en yeni Boğaz vapurları gibi, Can ve çalışma arkadaşları da evlerinde ucuza enerji dolumu yapabiliyordu.
Can ne zaman ekonomik verimliliği artırmak konusundaki son başarılarıyla övünmeye kalksa Feride "Bugünlerde her şey para oldu galiba," diye Can'ın sözünü kesmeye başlardı. Ama Zeynep kocasını savunmaya meyilliydi hep: "İstanbul'un 30 yıl önce nasıl olduğunu hatırlamıyor musun anne? O günlerde sadece 12 milyon kişiydik. Enerji tasarrufu yalnız para tasarrufu anlamına gelmiyor, aynı zamanda çevreyi koruma anlamına da geliyor." Aslına bakılırsa, İstanbul'daki ticari ve endüstriyel binaları daha sürdürülebilir kılmak için, 100 yıl önce başvurulan bazı yöntemler şimdi de kullanılmaya başlamıştı. Feride gazetelerde Türkiye'deki ilk buzdolabının satıldığı haberini okuduğunu hatırlıyordu. 1930'lardaydı. O zamana dek, sütü serin bir yerde saklamak için bahçelerdeki kuyular doğal soğutma sistemi olarak kullanılırdı. Can'ın çalıştığı banka da doğadan yararlanıyordu, ama yararlanma şeklinde çok küçük bir fark vardı: Sabahları güneş şehri kavurmaya başlamadan önce serin hava binaya yönlendirilerek depolanıyordu. Böylelikle klima sistemlerinin sabahtan itibaren tam kapasite çalışmasına gerek kalmıyordu ve klima sadece günün ilerleyen saatlerinde önemli oranda elektrik harcıyordu. Kimin canı öğle arasını bir ağaç gölgesinde geçirmek isterse o kişi binanın çatısındaki bahçeli terasa çıkıp dilediğini yapabiliyordu. (Rakip banka kısa süre önce, çatılarındaki serada kantinde satılacak gıdaları yetiştirmek istediğini bile duyurmuştu. Bunun için bina içinde elektrikli cihazların ve çalışanların ürettiği sıcaklığı kullanmayı planlıyor, yetiştirdikleri sebzelerle de çalışanların açığa çıkardığı karbondioksitin emilmesini sağlamayı amaçlıyorlardı. Binada üretilen atıksu da sulamada kullanılacaktı. Ama her ne kadar bu teknolojilere yönelik bazı fikirler ilk kez 2010 Shanghai Fuarı'nda tanıtılmış olsa da, Can hafif bir kıskançlıkla bu projeyi dikkate almıyordu.)
Zeynep masadaki gruba "Yeni köprüye gidelim mi artık?" diye sordu. Burada işinden trenle dönen eşiyle buluşacaklardı. Emir'in tatlı siparişleri garson tarafından unutulduğu için Emir teklife karşı çıkmadı, tatlı şansını köprüdeki kafelerden birinde denemeye karar verdi. Üç kadın ve çocuk oturdukları kafeden köprüye kadar olan kısa mesafeyi trenle gitmek üzere masadan kalktıklarında hesap otomatik olarak elektronik ortamda kesilmişti bile.
Trene binmek için platformda beklerken Elif'in mobil cihazı çalmaya başladı. Kanındaki mikro sensörler nispeten yüksek şeker alarmı veriyordu ve cihazının ekranında küçük miktarda bir insülin dozu enjeksiyonu öneriliyordu. Son birkaç yıldır bu prosedüre alışmıştı Elif, hatta bir bakıma şanslıt sayılırdı. En azından Feride böyle düşünüyordu. Elif'in diyabet rahatsızlığı birkaç yıl önce gerçekleştirilen genetik tarama esnasında, hastalığın doğurabileceği en kötü sonuçların önlenebilmesi için en uygun zamanda tespit edilmişti. Önleyici bakım ve yaşam tarzındaki düzenlemeler (küçük baklava kırıntıları haricindekiler!) sayesinde bu kronik rahatsızlığın etkileri hasta için daha az yıkıcı olurken, hastalık da giderek daha çok sayıda yaşlı hastanın bakımını üstlenmesi gereken sağlık sistemi için daha az maliyetli oluyordu. "Keşke genetik taramalar glokom yüzünden görme yetimi kaybetmeye başladığım 90'lı yıllarda da var olsaydı," dedi Feride. Diğer yandan, yaşamın pişmanlıklardan değil, ileriye doğru atılan adımlardan ibaret olduğunu öğrenecek kadar da uzun yaşamıştı.
Elif'in hastalığı, tedavisi her durumda zor bir hastalıktı. 1930'larda sağlık konusu, doktorların eğitimine yoğun bir şekilde yatırım yapan Türk hükümetinin gündeminin birinci maddesiydi. O günlerdeki en önemli sağlık sorunlarından biri sıtma hastalığıydı. 90 yıl sonra ise, en büyük sağlık sorunları genellikle yaşlılık ve sağlıksız yaşam tarzıyla ilişkili olan kronik hastalıklar. Aslında sorunu "çok fazla baklava ve çok az spor" şeklinde özetlemek de mümkün. Hükümet şimdi de sağlık alanında yenilikler gerçekleştirmek için büyük çaba sarf ediyor. Kamu sağlık sistemi, Afrika dahil olmak üzere, yurtdışından daha fazla işgücü çekmeyi başarabilmişti. Belirli prosedürlere yönelik yeni mükemmeliyet merkezleri, Türkiye'yi tüm dünyada iyi eğitim almış doktorların kariyerlerine başlayabileceği ilgi çekici bir ülke haline getirmişti. Hemşire yetersizliği, akademik hastaneler tarafından sunulan sanal eğitim programları kullanılarak, hem kaliteyi hem verimliliği artıran IT sistemlerinin sürece dahil edilmesiyle telafi ediliyordu. Gelişmiş Ekonomiler Ligi'ne katılım başvurusu değerlendirme aşamasında olan pek çok düşük gelirli ülke, sağlık alanında Türkiye'nin başarı öyküsünden ilham alarak, Türkiye'nin izlediği yolu izliyordu. Türkiye'nin başarısının bir kısmı, sağlık hizmetlerini genel olarak iyileştirmeye yönelik ekonomik teşviklere dayanan sistemsel değişikliklerden ibaretti: Yeni sağlık sistemi modelinde özel hastaneler ile devlet hastaneleri hasta çekmek konusunda rekabet halindeydi. Hastanelere ayrılan yerel yönetim fonları bugünlerde, herkesin bütçesine uygun ve kaliteli hizmet sunan bir sistem temelinde, hem devlet hastanelerine hem de özel hastanelere dağıtılıyordu.
Temel olarak Avrupa ve Orta Doğu'yla Türkiye arasındaki sağlık turizmi faaliyetleri de, herkes için sağlık uygulamasını güçlendirmeye yardımcı olan finansmanı sağlıyordu. Üstelik bu sadece İstanbul için geçerli değildi. Anadolu'nun ücra köşelerindeki travma klinikleri bile artık İstanbul ve Ankara'daki uzman kliniklere bağlıydı ve buralarda uzmanlar ameliyat esnasında tele-tıp vasıtasıyla doktorlara yardımcı olabiliyordu. Yeni nanotüplü bilgisayarlı tomografi tarayıcıları sadece İstanbul'daki havaalanlarında değil, tüm Türkiye'deki ambülanslarda da kullanılmaya başlamıştı ve daha hızlı, daha doğru teşhisler elde edilmesini sağlıyordu.
"Ben bir dilim baklava daha yiyebilir miyim?" diye sordu Emir, grup köprüdeki duraktan ayrılıp onları üst kata çıkaracak asansöre doğru yürürken. Asansörden çıktıklarında herkesin saçlarını uçuran rüzg¢r, akşamın parıltıları arasında, yeni Boğaz Köprüsü'nün üst katına ekilen laleleri de yavaşça salladı. Onları bekleyen Can üç hanımı öpüp yavaşça Emir'in sırtına vurdu: "Bu aralar biraz kilo almadın mı küçük bey?" dedi.
Çevreci enerji kullanarak aydınlatılan Ayasofya'nın nefes kesen manzarasının görülebildiği köprünün diğer tarafına geçerlerken Feride durdu ve dikkatlice eğildi. 100 yıllık yaşamın verdiği yorgunlukla artık biraz eğilerek yürüyordu. El yordamıyla bir lale kopardı ve görmeyen gözlerini kapatarak lalenin belli belirsiz kokusunu duymaya çalıştı. Bir yandan da, Ayasofya'nın görüntüsünü hatırlamaya uğraşıyordu. Emir ve Zeynep'in koluna giren Feride, rüzg¢r beyaz saçlarını tararken korkuluklara doğru birkaç adım daha attı. Bunca kargaşaya yol açan, ama bu şehrin tam da buraya inşa edilmesinin de tek nedeni olan ve İstanbul'u ikiye bölen devasa kanalın üzerinde, orada öylece duruyordu. Kolunu kaldırdı, kısa bir süre çiçeği yukarıda tuttu ve sonra Boğaz'ın serin sularına doğru bıraktı. Emir ve Zeynep onu iki elinden tuttular. Feride artık eve dönüp dinlenmeliydi. Ne de olsa yarın 100. yaş gününü kutlayacaktı.
Siemens Answers: Sustainable Future
Bookmark siteleri
Topluluklar
Haberler
Bloglar